Block 3D - free website template from templatemo.com

düşüngü hayatın öteki yüzü

hayaller kahyası - hayatın öteki yüzü...

Bok Adam - Mustafa Erdogan & Serdar Dargin

BOK ADAM  

Utancından kıpkırmızı olmuş bir surat arıyordu. Evet, çevresinde hali hazırda yeterince çok kırmızı surat vardı; ancak yüzlerinin kızarmış olduğunun çok da farkında değillerdi. Onlar yalnızca içiyorlardı. Sarhoş demeyelim hadi ama akıllarının çok da başlarında olduğunu söylemeyemezdiniz. “ Demek ki,” diye düşündü birden, “ İnsan bazen utandığının farkına varmayabiliyor…” O da farkındaydı bu düşüncenin yanlışlığının; çünkü o da pek ala biliyordu ki bundan asıl çıkarılması gereken, “ Her kızaran yüzün, utanmış bir insanın yüzü olmadığıdıydı.” Ama olsun işte, o yine de en olmayacak şeylerden en olmayacak anlamlar çıkarmayı seviyordu ve böyle anlarda hep o sapık psikanalistçi ve “ Bazen puro yalnızca purodur.” sözü aklına geliyordu. Gecenin bu geç saatinde hala barda boş boş oturuyordu, canı içmek istemiyordu, ama bu ortamı özlemişti, yalnızca insanları seyretmek istiyordu. Kimseyle de konuşmuyordu, hani bazen birine yanaşıp saati soracak oluyor ancak zamanı öğrenmenin gereksiz olduğunu düşünüp, bu düşüncesinden vazgeçiyordu. Canı istediğinde kalkıp gidecekti işte. Hem sonra…

 

Ve işte evdeydi, evin kapısından girer girmez, her zaman olduğu gibi yine, ilk iş olarak tuvalete girmişti. Klozetin kapağını büyük bir titizlikle kaldırmış, pantolonunu yavaşça indirmiş, ve aynı yavaşlıkla sıçmaya başlamıştı ve tam bu anda boyut değiştirmişçesine aklına değişik düşünceler gelmeye başladı. Yine dünyayı sıçmanın kurtaracağını düşünüyordu; çünkü insanların yedikleri başka başka olsa da, aynı şeyi çıkarıyorlardı en nihayetinde. Aslında bir keresinde buradan hareketle, dünyadaki en güzel yemekleri yiyen adamın hayatıyla, kuru ekmek yiyen adamın sürdüğü yaşamın arasında çok da bir fark olmadığını iddia etmek cüretinde bile bulunmuştu. Bu tür düşüncelerle götünü yıkadı ve bütün işlemler tamamlandıktan sonra, pantolonunu çekti ve elini sabunla köpürte köpürte yıkadı. İşte bok adam böyle bir adamdı, neden bok adam dedikleri muammaydı ancak bununla ilgili bazı öyküler uydurmaya çalışmadım değil. Bok adam ilkokulda uzun tuvalet oturumlarıyla ünlenmişti ve bunun sonucunda arkadaşları ona “bok adam” lakabını takmışlardı. Ama bu yalnızca bir kurmacadan ibaret elbette. Gerçek her zamanki gibi bir giz olarak kalacak. Bok adamın yaşına gelince…

 

Ve işte bok adam kaldırımdan yürüyordu; karşıdan bakınca yolu ortalamış gidiyor gibi görünse de tam olarak soldan değil hafif ortaya yakın bir noktadan gidiyordu. Yol, trafiği çok yoğun olan bir yol değildi, yanından tek tük araba geçiyor, bok adam ise arabalara ve arabaların geçme eylemine çok fazla takılmadan yürüyordu yalnızca, nereye gittiğini söylemeye gerek yok, o yalnızca içindeki sese odaklanmıştı şu an. İçinden bir ses… İçinden bir ses… Evet, içinden bir ses susuyordu bu defa; hani eskiden içindeki sese kulak verince en azından ayak sesleri duyuyordu. Şimdiyse ya o konuşmayı kesmişti ya da bok adam iyiden iyiye sağır olmuştu. O içinde bir ses olmadan yürüyordu öyle. Biraz yürüdükten sonra bir çöp bidonunun yanında birbirlerine aptalca el şakaları yapan ve bir taraftan da ellerindeki bira şişelerini sağa sola fırlatan bir grup gençle karşılaştı, bok adam böyle bir durum karşısında, hiçbir yorumda bulunmayıp yanlarından sessizce yürüyüp gitmişti. Fazla uzaklaşmamıştı ki, sırtındaki yük yüzünden kan ter içinde kalmış yaşlı bir hamalla karşılaştı, bu birbiriyle taban tabana zıt manzara karşısında insanın aklına değişik düşünceler gelebilirdi elbette ama bok adam onun yanından da kafasındaki hiçle birlikte yoluna devam etti. Yolda ilerlerken karşılaştığı en son kişiyse seksen yaşlarında bembeyaz saçlarıyla köpeğini gezintiye çıkarmış bir adamdı, onun yanından da süratle geçip gitti diyemezdim bu kez, çünkü bok adam bu kez duraksamıştı ve dişlerini sıkmıştı, bu yaşlı moruk canını gerçek anlamda sıkmıştı, bir insan neden saçları bu kadar beyazlayıncaya kadar yaşardı ki? Böyle kişiler belki seksen yaşına kadar yaşamışlardır ama hani yaşayıp gördüklerini göz önünde bulundursan, yaşadıkları belki de elli yaşındaki bir adamın yaşadıklarına denk gelmez ki garantici bir hayat sürmüştür bu tür insanlar belli bir yaştan sonra yaşamayı bırakmış, aynı şeylerle oyalanarak yalnızca ölümü beklemeye başlamışlardır, deyim yerindeyse güvenlik uğruna kendi kişiliklerinden vazgeçmişlerdir. Hani bok adama bıraksalar bu morukları kendi elleriyle teker teker öldürürdü, böylelikle hem kendilerini bu boşa bekleyişten kurtarırdı hem de kendilerinden daha genç yaşta ölen insanların intikamını almış olurdu. Elbetteki bunların hepsi birer kurmacaydı, biliyorum size bunları anlatıp anlatıp birden bire bunların gerçek olmadığını söylemek biraz garip olacak ama gerçek şu ki bok adam bunların hiçbirini düşünmemişti, ihtiyarı gördüğünde duraksadığı doğruydu ancak bu tür düşüncelere kapıldığından değil, ayakkabısının bağı çözüldüğündendi. Yoksa ayakkabısını bağlar bağlamaz o aptal ihtiyarı aklından tamamen çıkarıp, yoluna devam etmişti ve işte hala yürüyordu, birden aklına bir fikir geldi, adımlarını sıklaştırıp…

 

Ve yorucu bir günün ardından yeniden evdeydi işte, her zaman yaptığı gibi ilk iş olarak tuvalete gitti ve aynada uzun uzun yansımasına baktı ve  “Osurulası dünyanıza sıçmak isterdim, ama boktan gönlüm el vermiyor işte” diye geçirdi içinden… Artık yatma vaktiydi ve öyle de yaptı zaten, hemen uykuya daldı ancak iki saat geçmedi ki; “ Peki bu insancıklar nerden yürüyecek!” diye bağırarak uyandı. Uyandığında burnuna tuhaf tuhaf kokular geliyordu, bu kokunun adını koyamıyordu bir türlü ama bu koku rezene kokusundan başka bir şey değildi. Çocukluğundan kalma bir kokuydu bu, bir keresinde yaşlı bir kadın (büyükannesi olabilir) o köydeyken rezene toplamasını istemiş fakat o ne olduğunu bilmemesine karşın gidip toplayıp vermişti o yaşlı kadına, değişik bir kokusu vardı rezenenin. Değişik bir ot türüydü ve o günden sonra hiçbir zaman ne görmüş, ne de kokusunu duymuştu. Ama işte yine burnuna o koku geliyordu; ne kokusu olduğunu tam olarak anımsayamasa da. Bu koku bir kenara, uykusu kaçtığından gecenin bu geç saatinde balkona çıktı ve şehrin ışıklarını seyretti, bir süre uzaklara doğru baktı, güneşin doğmasına yakın tan yeri ağarırken, tam da yeniden yatmaya niyetlenmişken, yine içinden: “ Önce hayat saçmalar sen sesini çıkarmaz susarsın; bir süre sonra sen saçmalamaya başlarsın, hayat susar; vakit geçtikçe karşılıklı saçmalaşırsınız; ancak öyle ya da böyle en sonunda hayatla karşılıklı susarsınız; öyle ki ne o konuşmaya yeltenir, ne de sen konuşmaya niyetlenirsin…” diye geçirdi. Öyle ya da böyle içinde olmaktan rahatsızlık duymadığı, saçma bir hayatın içinde olduğunu düşünüyordu bok adam ama bu hayatın hangi evresindeydi, işte onu pek kestiremiyordu, aslına bakarsanız pek de bir önemi yoktu bunun; sessizce yatağına uzandı, kulağına eski bir şarkının ezgisi geliyordu ki, uykuya daldı... Bok adamı ruh sağlığı bozuk bir adam olarak tanımlayabilirdiniz hani en kibar tabiriyle deli olarak nitelendirilebilirdi ancak hiç de öyle değildi, her zaman arkadaşlarının mantıklı kararlar almasında yardımcı olan bir nevi akıl hocası olmuştu. Hatta çoğu zaman onların duygusal sorunlarını bir psikolog edasıyla dinler ve gerçekten de huzur bulurlardı ona derdini açanlar. Daha da abartılıp kendisi bunu kabul etmese de dünya üzerindeki farkındalığı yüksek, en aklı başındaki insanlardan bir tanesi denilebilirdi Dünya algısı o kadar genişti ki normal bir insanın…

 

Bu şekilde bok adamı anlayamazdınız, başa, en başa dönmek gerekiyordu onu tanıyabilmek için, hadi en başa olmasa da en azından onu yarım yamalak olsun anlayabilecek kadar başa dönmek gerekiyordu; aslında bok adam hiç de bok adam değildi, bambaşka bir adamdı, ya da hep böyle boktan bir adamdı, ya da daha başka bir adamdı, mesela bok adamdı ama farkında değildi, artık buna karar verecek olan yalnızca zaman; dinsel boyutuyla Allah denilebilirdi ama ben şu anda bir şey demeyecem, burada yapmaya çalıştığım şey Bok Adamı size yarım yamalak da olsa anlatabilmek, bunu neden yaptığıma ben de çok anlam veremiyorum, siz aldırmayın... Şimdi bırakalım, o anlatsın bize bok adamı, nerden başlayacaksa o başlasın. Bu arada sizi tanıştırmayı unuttum. Onun adı…

 

“… Zamanı pek tutamam aklımda; ama, onunla okulda tanışmıştık, gözleri pırıl pırıl parlıyordu, yüzünde alaylı bir gülücük vardı. ‘Siktir lan!’ dercesine bakıyordu baktığı insanlara. Hani arkanı dönsen, bir tarafına parmak atıp, sonra da kahkahalarla gülecek gibi bir edası vardı. Onunla ilk konuşmasında, her aklı başında birey; onun ne mal olduğunu anlardı.(anlamayabilirdi de) Laubali, boşboğaz… onu niteleyen sıfatlar arasındaydı.  Her türlü kaçık tavır ondaydı. Hatta bir keresinde bir cici kıza…”

 

“ … Nasıl?.. İlk kıvılcımı o gün görmüştüm ondan. Öğle arası elimde sigara bir ağacın gölgesinde oturmuş, düşüncelere dalmıştım. Sigaranın ucunu hafif hafif toprağa sürüp bir yandan sigaranın küllerini dökerken, bir yandan da kafama çökelmiş olan düşünceleri dağıtmaya çalışıyordum. Sonra bir gölge gördüm bana doğru gelen, ağaçın seyrek gölgesinin arasında süzülüyordu gölge. Başımı kaldırıp baktığımda bok adamın bana doğru geldiğini gördüm. Selam verdi ve hemen yanıma oturdu bağdaş kurarak. Elini dostane bir tavırla dizime vurdu ve: ‘Neden bu yalnız bir köşede, böyle yapayalnız oturmaktasın?’ diye sordu. Niyetim sohbeti kısa kesmekti. ‘Kendimi dinliyorum.’ dedim. Ama o inatçı bir kişiliğe sahipti, ve cevabıma karşılık her zamanki saçma sorularından birini sordu: ‘hangisini?’ Böyle anlamsız espirileri çekecek durumda değildim; ama bulaşmak da istemiyordum bu yersiz insana. Kafamı sallayıp güldüm ve ‘anlamadım’ dedim. O da,  ‘yahu sen hiç Freud okumadın mı?’ dedi gülerek. Freud adını duymuştum;  ama, nedir, kimdir hiç bilmezdim. Bok adamı susturmak ve yanımdan uzaklaştırmak için ona cevap vermedim. O da inadından vazgeçmedi ve: ‘İyi bir piskanalisttir Freud.’ dedi, ‘Ona göre insanın aklı fikri, psikolojisi, gelişimi… her bir şeyi, şeyinin ucunda…’ İçimde oluşan küçük merakı dindirmek için: ‘neyinin ucunda insanın?’ diye sordum. ‘hah hah haa…’ diye bir kahkaha patlattı, ve devam etti konuşmasına: ‘bırakalım Freud’u da, şöyle bir piyasa yapalım. Etrafta onca insan varken, neden kendini dinlemektesin? Git insanları dinle, onların her biri senin aynandır. Baktıkça kendini göreceksin, baktıkça ağlayıp, baktıkça güleceksin. Sen onların içindesin, onlar senin içinde... Kısacası; kendini dinlemene gerek yok, onlarlayken de kendinlesin.’ Karışık konuşmuştu, ama az çok bir şeyler çıkarmıştım dediklerinden. Az önce defetmeye uğraştığım adamla şimdi konuşmak geliyordu içimden. ‘ama ben çekingen bir adamım.’ dedim, ‘öyle her ortama giremem, konuşma özürlüyümdür; düşüncelerimi ifade edemem…’ Bu sözlerimi de yüzündeki siktirci tebessümle karşıladıktan sonra: ‘Ben de ifade edemem düşüncelerimi, anlatamam insanlara, senle aynıyız aslında.’ dedi. Böyle bir adamla nasıl aynı olabilirdik ki?.. Sonra daha önce söyledikleri geldi aklıma, ve konuyu değiştirip sohbete devam ettik. Birbirinden bağımsız onlarca konudan bahsettik: çoçukluk anılarımızdan, derslerden, okuldan, kızlardan… Çoğu insanın haşara gibi uzak durmaya çalıştığı bu adamın her fırsatta sohbet edip, dertleşeceğim adam olacağı hiç aklıma gelmezdi. Hemen hemen bütün sırlarımı…”

 

“…Vallahi, nedenini tam olarak ben de bilmiyorum. Kendisine de sormadım hiç. Sorsaydım da bana şu cevabı verirdi herhalde: ‘bana bok adam, diyen tüm insanlığa bok, der. Bana bok kelimesini yakıştırıyorsa insanlar, kendileri bok olduklarını kabul etmişlerdir. Çünkü, ben insalığın küçük bir örneklemiyim. Eğer ben bir toplumda yetişmişsem, yani o toplumun bir parçasıysam, yani dostum o toplumdan kopmuşsam; o toplum benim bir bütünümdür. Ben boksam, toplum da bok yığınıdır, insanlık da.’ Kim düşünürdü ki bunları ondan başka. Zaten düşünmedikleri için bok adam, dediler adına. Herkesin kendilerine benzemesini istediler; benzemeyenler, uzak durmalıydı sürülerinden. Oysa, bok adam onlara benzemiyordu. Uzaklaşmıyordu da onlardan, her seferinde yüzlerine vuruyordu görmek istemedikleri gerçekleri, kızarmak bilmeyen yüzlerine… Şeref, diye anılan şerefsizlerin şerefsizliklerini açığa vuruyordu, samimiyeti dilinden düşürmeyenlerin samimiyetsizliklerini. İnsanlara ne kadar boş olduklarını, hindi gibi boşuna kabardıklarını gösteriyordu. Büyük dostlukların bile çıkar davalarıyla temelinden yıkılması buna örnek değil miydi? Bu insanlar; neden insanım, diye övünürlerdi ki… onlar değil mi hiçbir temel ihtiyacına dahil olmadan sırf derisi, kemikleri ve dişleri için yüzlerce hayvanı katleden. Onlar değil mi yüzlerce hayvanın doğal yaşama ortamını yok eden. Bu da yetmezmiş gibi doğal ortamında bulunanları da yerinden yurdundan edip, hayvanat bahçesi denilen hapishanelere hapsedip onların üzerinden trilyonları götüren, onlar değil hiç vicdanı sızlamadan bu sahneyi seyreden. Fakir, dar gelirli edebiyatı yapıp, kullandığı mankyaj malzemesinin ederinin onlarca fakiri doyurabilecek insanların olması ne kötüydü!  Kapitalizme karşı olup, giydikleri, yedikleri ve içtikleriyle kapitalizme hizmet edenleri de eleştirirdi bok adam, bir tokat gibi yüzlerine vururdu içlerine sinmiş olan boklukları. İşte, belki de bu yüzden bok adam dediler ona. Şimdi diyorum ki, onu kimse anlamak istemedi, gerçekten de düşüncelerini ifade edemedi benim gibi. Onu konuşurken bok adam, diye bahsettiğim için kendimden utanıyorum. Oysa onun bir adı vardı…”

 

“… Şimdi? Bilmem! Keşke yanımda olsaydı. Karşılıklı oturup birer sigara içseydik. Şöyle içimi dökseydim ona, bok dökmüş gibi…Yıllardır görmüyorum onu. Hani dedikodulara inanasım geliyor bazen. Yaşasaydı beni böyle yalnız koymazdı. Ama, canına kıymaz o, bilirim. Her ne kadar boş olsa da hayat, yaşamayı severdi. Hani nefret etse hayattan, inançları buna izin vermezdi. Dedikodular yalan, yalan olmasına da; ya ecel yakalamışsa? Anlaşılmamak, insanlara maval okumak gibi bir şeydir. Belki de bir yerlerde, onu kimsenin tanımadığı bir yerde yaşıyordur tek başına. Yani ciddi ciddi yenik düşmüştür insan sürüsüne, sürüsüne küsmüştür belki de. Hani herkese küstü de bana niye? Halbuki ben onu anladığımı sanmıştım. Demek ki ben de anlayamamışım. Demek ki ben de…”


Yazacaklarım ne kadar çoktu oysaki ama Bok Adam dipsiz bir kuyu gibi , attığın taş düşmek nedir bilmiyor, ama şimdilik bu hikayeyi bitirme zamanı sonuçta boşaltım sistemine karşı bu kadar çok direnmemek gerek, zamanı geldiğinde nokta konmalı her şeye.


MUSTAFA ERDOĞAN & SERDAR DARGIN

Bookmark and Share

Bugün 1 ziyaretçi (37 klik) kişi burdaydı!
                image                
Yeni Haberler :

“Her şeyim var şimdi. Bir evim, bir arabam… İşim var ve bol param… Sağlıklıyım ve hâla güzelim. Bir sürü tanıdığım var, bir sürü arkadaşım ve dostçuklarım…

Müziğin sesiyle uyandı , akşamdan kalma bir zihinle bulanık rüyasından uyanmıştı...İçki kadehleri vardı yerlerde. Sonra derin bir nefes aldı yapmak istediği tek şey hayallerinin ritmini duyabilmekti. Uykuya çok düşkün...

Utancından kıpkırmızı olmuş bir surat arıyordu. Evet, çevresinde hali hazırda yeterince çok kırmızı surat vardı; ancak yüzlerinin kızarmış olduğunun çok da farkında değillerdi...

Ay gökte mavimsi bir renk almıştı o gün. En güzel rengi, en güzel hali... Gözlerini hiç kapatmak istemiyordu Kurt, hiç uyumak istemiyordu...

İçinde değerli sandığı bir şeyleri, bir dostluğu kurtarma arzusuyla atıştıran tatlı yağmurun altında küçük adımlarla ilerliyordu.. kafasında türlü türlü düşünceler belli belirsizdi...

Loş sokak lambaların aydınlattığı yolda hızla ilerliyordu. Akşamın en çok bu vaktini severdi; kızıla kesmiş bir gökyüzü, yuvalarına gitmekte olan zavallı kuşların veda cıvıltıları. Nefret ettiği sonbahar ayı olmasına rağmen...

yine döktüm tüm yapraklarımı / bir bir haykırdılar dallarımdan koparken...

bugün binlerce hayal aktı gözlerimden / önce anılarımla kuruladım onları...

Koskoca bir yaz tatilinden sonra, yine okulun başlama zamanı gelmiş çatmıştı. Mustafa ders kaydını yapmış, rahat bir şekilde yeni dönemin başlamasını bekliyordu....

Sıcak, sıkıcı bir yaz günüydü. Odasının penceresinden bakan Serdar, evin bahçesindeki dutun yaprağının bile kıpırdamadığının farkına vardı....

Masafuso yeni yüzüyle artık daha renkli.Çalışmalarımız devam ediyor...

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=