Block 3D - free website template from templatemo.com

düşüngü hayatın öteki yüzü

hayaller kahyası - hayatın öteki yüzü...

Serde Ayrılık Var

Serde Ayrılık Var

 Her şeyim var şimdi. Bir evim, bir arabam… İşim var ve bol param… Sağlıklıyım ve hâla güzelim. Bir sürü tanıdığım var, bir sürü arkadaşım ve dostçuklarım… Yalnız bir şey eksik; boş bir şeyin yeri.. Gerçek, kalpten sevgi... Şimdi ona gidiyorum. Bir tek o, beni karşılıksız sevdi, bir tek o beni anlayabildi. Lakin ben… Bir gün olsun onu aramadım, bir gün olsun halini hatrını sormadım. Birkaç satırla veda ettim ona, bir kalemde sildim onu. ‘Bir değmeze değiştim.’ Şimdi çıkıp karşısına ondan af dileyeceğim. Eminim ki yıllar önce kararttığı kalbini hiç düşünmeden bana açacaktır. Öylesine sevmişti beni, öylesine kördü. Evlenmiş midir acaba, ya evlenmişse? Bir kimseye sormadım ki onu, bir arkadaşına da demedim ki; ‘o nasıl, ne yapıyor?’ diye. Aslında ben ondan daha körmüşüm, hatta sağır, dilsiz ve hissiz. Evet, haritaya göre burası olmalı yaşadığı yer. ‘Küçük bir yer.’ demişti, ‘kime sorsan beni, söyler; beklerim bir gün gelirsen eğer.’”

“Bir parkta oturuyorum, yapayalnız. Etrafımda oynayan çocuklar. Bastonuma dayanıp kalkmak istesem de gidecek bir yerim yok. Hani öylesine yürüsem bile birkaç adım sonra dizlerim sızlamaya başlayacak. Kanı çekilmiş gövdemin; kalbim o günlerdeki gibi çarpmıyor delicesine. Eskiden ak düşmüş saçlarıma üzülürdüm, şimdi siyah kalan birkaç tel saçıma seviniyorum. Umut ışıkları gibi sönük sönük parlıyorlar. Çizgi çizgi olmuş suratım, gözlerimin feri soldu solacak. Sarkmış kaslarım, titrer ellerim, yani anlayacağın; şimdi uzak değil şafak.

Seni hep o günlerdeki gibi hayal ediyorum; o gülüşün var gözlerimin önünde, o gözlerin… Sanki şurdan, şu ağacın arkasından çıkıp geleceksin. Gülüyorsun. Ah, bu hayalperestliğim!.. Çoğu zaman yarı yolda koyduysa da beni hayallerim, ben hayal etmekten vazgeçmedim. Ümit oldular yüreğimde. Ümitler ak oldu kara saçlarımda… Şimdi ise siyah saçlarım akların arasında, ümidi temsil ediyor hayatımda. Senin de saçların ağarmış mıdır acaba, belin bükülmüş müdür, benim gibi yalnız mısın? Fakat sen hiç yalnız değildin ki, uzatsan elini, kalbime dokunacaktın… Hadi, şimdi uzat elini…”

            Kahve sakinleri masada duran ıstakalara ve ellerindeki kağıtlara dalmışlardı. Horoz Hasan yine taş çalıyor, otlakçı Ahmet yine tütün sarıyordu keş Mehmet’in tabakasından. Deli Mustafa, dana Ökkeş’in eline bakıyor, kaş göz işaretiyle Avrat Cengiz’e anlatmaya çalışıyordu elini. “Afedersiniz!” diye kulaklarına gelen ince, şehirli bir kadın sesiyle gerçek dünyaya döndüler daldıkları alemden. Kafalarını bahçe kapısına doğru çevirdiklerinde karşılarında; otuz beş yaşlarında, orta boylu, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle güzel bir kadın gördüler. “Buyrun bayan!” dedi, kahvenin görmüş geçirmiş, ama pejmurde görünümlü sahibi Fidan Veli. “Birinin evini soracaktım size, bu köyde kalıyordu. Ben arkadaşıyım. Adı; Hakan Kandil. Bana evini tarif edebilir misiniz?” dedi kadın. Ordan hemen atıldı Çetonun Kemali: “Sizinle ne tanışıklığı olacak onun gibi bir dangalağın!” Kadın çok sinirlendi, kıpkırmızı oldu yüzü; cevap verecek oldu, fakat muhatap olmak istemedi böyle bir münasebetsizle. Zaten çok geçmeden ensesine bir tokat yedi Çeto’nun oğlu. “Siktir lan ayı!” dedi otuz yaşlarında bir genç ayağa kalkarak, “Olum adam üniversite okumuştu lan, pek nasip almasa da okuduğu okuldan sonuçta böyle kesimlerden tanıdığı olacaktır.” Sonra kadına dönerek, “kusura bakmayın bacım, Hakan buralardan gitti. O gidip dönmeyince ailesi falan da gitti. Kalamadılar buralarda. Yerini yurdunu da bilmeyiz. Sen de boşuna arama onu. On yıldır ki gören bile olmadı.” dedi. “Peki tanıdığı, çok sevdiği bir arkadaşı, ya da ne bileyim bir akrabası yok mu?” diye sordu kadın, bir ümit arıyordu karanlıkların içinde ışık ararcasına. Herkes kafasını bir sağa bir sola salladıktan sonra, sırtlarını dönüp sahte alemlerine daldılar. Çıkıp gitme zamanıydı şimdi, gök mavisi umutlara, kocaman bir veda… Tam kapıdan çıkacaktı ki, kahve bahçesinin bir köşesinde olayları başından beri sessizce dinleyen bir adam ayağa kalkarak, “Hanım efendi, bir dakika bekler misiniz?” diye yanına gitti. Dışarı beraber çıktıktan sonra adam; “Onun çok samimi bir arkadaşı vardı: Feramuz’un oğlu Mustafa. O gittikten sonra Mustafa da kendini dağlara vurdu. Arada sırada köye iner, ihtiyaçlarını alır ve sonra dağa çıkar.” dedi. Birkaç adım atıp kahve duvarını geçtikten sonra eliyle bir tepeyi göstererek anlatmaya devam etti. “Bakın, o tepenin zirvesinde bir kulube var, o kulube onun. Şu asvalt yolu takip edin, ilk keskin virajdan sonra, ikinci virajı dönmeden hafif sağa dönerek yukarıya doğru stabilize bir yol çıkar. O yol sizi direk o tepeye çıkarır. Sizin araba dört çekermiş, çok rahat çıkar. Benim 131 bile çıkıyor oraya. Ama dikkatli olun, sağlı sollu virajlar var, yavaş gidin…”

            Rüzgarlı bir tepeydi bu, derme çatma bir kulübe ve kulübenin gölgesinde bir şal açmış oturan bir adam vardı. “Bu adam, o olmalı!” dedi kadın içinden, “Hakan’ın arkadaşı.” Çekine çekine yanına giderken, “Korkma onun arkdaşıysa, zarar gelmez.” diye geçiriyordu içinden. Yanına vardığında adamın yemek yemekte olduğu fark etti. Adam kafasını bile kaldırmamıştı. Sanki yanına güzel bir bayan gelmemişti de, bir heykeldi yanında duran öylesine. “Bey efendi bakar mısınız?”dedi kadın. “Adam kafasını kaldırarak, “Ben?. Bey Efendi?.” diye şaşkın şaşkın sordu. Bu bir espri miydi, yoksa adam salaklığından mı söylüyodu bilinmez. Ama kadın bunu bir nükte olarak algıladı ve gülümsedi. Sonra adam önündeki birkaç parça ekmeği, elleriyle böldüğü domatesi, soğanı,biberi ve daha önce hiç görmediği bir otu göstererek, “yemez misin? Bak bu çoban salatasının bir başka versiyonu. Domatesi, ekmeği, biberi, soğanı, bilirsin. Bu ot da çördük!” dedi. “Çördük” kelimesi kadının kafasında onlarca kez yankılandı ve Hakan’ın ona mutlu bir gününde gönderdiği şu satırları anımsadı: 

Sabah güneş tam göstermemişti cemalini daha... gökyüzüne bir çördük kokusu yayılmıştı... gökyüzü huzurluydu, gökyüzü mutlu.. belli ki iyi kalpli birileri, huzurla kapatmıştı gözlerini geceye, huzurla dalmıştı uykuya. her zaman huzurlu, mutlu olman dileğiyle.”

“Heyy bayan, daldın yahu, kendine gel! Yiyecek misin? Yemeyeceksen ben yiyeceğim bak!” dedi adam. Kadın hemen gülümsedi ve, “Vallahi acıktım, yiyeceğim!” dedi ve ekmeği eline aldı. “ Bu arada, Feramuzun Mustafa sensin değil mi?”  Kafasına salladı adam, “evet” anlamında yavaşça. “Hakan’ın.”dedi kadın,. (Mustafa’nın gözleri parladı.) “Hakan’ın arkadaşıyım ben, nereye gitti? Sen bilirsin belki, sen onun çok iyi arkadaşıymışsın. Biliyorsan söyle, nolur; ona çok ihtiyacım var.” Mustafa boğazına duran lokmayı zorla yuttu, ekmek elinden düştü ve gözleri yaşardı.

            “Keşke, bilseydim. Bilseydim, burda neydi işim. Turtardım kollarından çeker getirirdim köye. Ulan gitme, derdim. Ulan seninki işin kolayı, sen gidersen yıkılır seni sevenler, sen gidersen ölürler; darmadağın olurlar…

            Gideceği zamana yakın herkesle kavga etti. Kendini seven herkesi kırdı. Sorun çıkarmadığı gün yoktu. Oysa, o öyle biri değildi. O sanki bir arkadaş değil; bir abi, kardeşti. Yanlış bir şey yapmışsam, yanlışımı söylerdi. Ondan çok şey öğrendim. Oturup, derdimi dökeceğim tek insandı.Omzumu yasladığım koca bir kayaydı. Kaybolmadan bir gün önce, gecenin bir yarısı kapıma dayandı. ‘Çık lan dışarı!’ diye bağırıyordu. Dışarı çıktığımda en ağır sözleri söyledi bana ondan duyabileceğim, en ağır küfürleri etti. Delirmiş gibiydi. Dayanadım; bir yumruk vurdum suratına. Kırılsın bu ellerim. Hiç tepki vermeden gitti. Ertesi gün duydum ki, çekip gitmiş. Arabasını şehirde bir yerde park halinde buldular. Köylü seviniyordu gitmesine. Kimsenin umrunda değildi. Evlerine gittim ailesini teselli etmek için. Annesi ağlıyordu. Beni görünce daha kötü oldu. Sakinleşene kadar hayli zaman geçti. Sonra odasında bulduğu bir kağıdı verdi bana annesi. Hala saklarım o kağıdı bak!” 

“Yol tamamdır tamam, değil yarı,

Ağır gelir oldu insanların nazarı,

Sokaklardan, bahçelerden, güllerden,

Seven gönüllerden,

 yok olmalı..”

İşte böyle arkadaş, hala beklerim onu burda. Ama inanıyorum. Bir gün o, buraya gelecek. Çok beklemen gerekecek belki, ama istersen sen de bekle arkadaş…” “Neden burası?”  diye düşünüyordu kadın. “Neden bu tepenin başı?” Lakin çok sürmeden bu düşünce, Mustafa yine konuşmaya başladı: “Bizim Hakan, konuşmayı pek beceremezdi. Sevdiği bir kız vardı. Onunla konuşacağı vakit, sanki yerlere sığmazmış gibi, bu tepeye çıkardı. İşte tam burda, maviye en yakın yerinde köyün, konuşurdu Aybala’yla…”

Kendi adını duyan kadının gözlerinden yaş dökülmeye başladı. Ayağa kalktı, ve hiçbir şey demeden arabasına doğru yürüdü. “Arkadaş!” diye çağırdı Mustafa ardından. “Adın neydi? Gelince söylerim, bir arkadaşın seni aradı, diye…”

SERDAR DARĞIN






Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: serdar( serdardarginhotmail.com ), 12.12.2011, 17:45 (UTC):
eyvallah dostum, sağ olasın. senin de yüreğine sağlık..bakalım kısmet olursa yazarız..

Yorumu gönderen: Mustafa Kılıç( nevertheless_88hotmail.com ), 08.12.2011, 20:16 (UTC):
Dostum süper olmus, yüregine saglik. Bunun devami gelecek mi ?



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız:

Bugün 1 ziyaretçi (19 klik) kişi burdaydı!
                image                
Yeni Haberler :

“Her şeyim var şimdi. Bir evim, bir arabam… İşim var ve bol param… Sağlıklıyım ve hâla güzelim. Bir sürü tanıdığım var, bir sürü arkadaşım ve dostçuklarım…

Müziğin sesiyle uyandı , akşamdan kalma bir zihinle bulanık rüyasından uyanmıştı...İçki kadehleri vardı yerlerde. Sonra derin bir nefes aldı yapmak istediği tek şey hayallerinin ritmini duyabilmekti. Uykuya çok düşkün...

Utancından kıpkırmızı olmuş bir surat arıyordu. Evet, çevresinde hali hazırda yeterince çok kırmızı surat vardı; ancak yüzlerinin kızarmış olduğunun çok da farkında değillerdi...

Ay gökte mavimsi bir renk almıştı o gün. En güzel rengi, en güzel hali... Gözlerini hiç kapatmak istemiyordu Kurt, hiç uyumak istemiyordu...

İçinde değerli sandığı bir şeyleri, bir dostluğu kurtarma arzusuyla atıştıran tatlı yağmurun altında küçük adımlarla ilerliyordu.. kafasında türlü türlü düşünceler belli belirsizdi...

Loş sokak lambaların aydınlattığı yolda hızla ilerliyordu. Akşamın en çok bu vaktini severdi; kızıla kesmiş bir gökyüzü, yuvalarına gitmekte olan zavallı kuşların veda cıvıltıları. Nefret ettiği sonbahar ayı olmasına rağmen...

yine döktüm tüm yapraklarımı / bir bir haykırdılar dallarımdan koparken...

bugün binlerce hayal aktı gözlerimden / önce anılarımla kuruladım onları...

Koskoca bir yaz tatilinden sonra, yine okulun başlama zamanı gelmiş çatmıştı. Mustafa ders kaydını yapmış, rahat bir şekilde yeni dönemin başlamasını bekliyordu....

Sıcak, sıkıcı bir yaz günüydü. Odasının penceresinden bakan Serdar, evin bahçesindeki dutun yaprağının bile kıpırdamadığının farkına vardı....

Masafuso yeni yüzüyle artık daha renkli.Çalışmalarımız devam ediyor...

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=